Beşer Adım

Paylaş
Beşer Adım

Bizim sokak öyle geniş caddelerden değildir. Birçok ara yolu ana yola bağlayan bir geçiş şerididir. Böyle olunca da arabalar trafik ışıklarında sıra sıra dizilir. Bir ambulans ana yola çıkmak için dakikalarca didinir. Ama mahalleliyi aynı gün içinde birden fazla kez göremezsiniz. Biri hariç.

Apartmanın kapısından sokağa ne zaman adımımı atsam, bilirim: ya çeşmenin başındadır ya da çöp konteynerinin ilişiğindedir.

Çeşmenin başında olabildiğince sakin, zamanı yavaşlatan hareketlerle önce ellerini özenle yıkar. Sonra yüzünü ıslatıp, başörtüsünün altından pamuk saçlarını nemlendirir.

Dört ayaklı yürüme bastonuna takılı poşetiyle günlük alışverişini çöp konteynerinde gerçekleştirir. Çöplerin dolmaya başladığı saatlerde bastonunu kaldırıma park eder. Kaldırımdan destek alarak cılız kollarıyla ulaşabildiği malzemeleri gözden geçirir.

Konteynerin çaprazındaki çeşmeye giden yolda, karşıdan karşıya geçmesi gerekir. Beş adımlık yol, onun için bin saniyedir.

Onu görüp de ilgilenmemek için insanın sadece önüne bakıyor olması gerekir.

Bir öğleden sonra, ilk kez göz göze geldiğimizde, destek aldığı adımını tamamlamayı bekledi önce. Eliyle başörtüsünden sızan birkaç tel saçı içeri sıvıştırdı. Sonra elini kalbine değdirip bana el salladı.

Etrafıma göz gezdirdim; bana gülümsüyordu. İç çekişi, karşı kaldırımdan bile duyuluyordu.

Ertesi gün, çeşmeye inen yokuşta tekrar karşılaştığımızda, daralan kaldırımdan yola inmek için poşetlerini kenara bırakmaya çalışıyordu.

Karşısına geçtim. Hiçbir şey söylemedi.

Yine yüzünde o hafif tebessümle, uzanan ellerimin önünü kesti.

—Sen yük etme yavrum…

—Olur mu öyle şey, nerede oturuyorsan taşıyayım.

Ellerimi ellerinin arasına alarak kalbine değdirdi. Gözlerimin içine baktı.

—Hadi ama, olmaz öyle şey.

Parmağıyla yavaşça, yokuşun tepesindeki bir köşeyi işaret etti.

Elindeki poşetleri alıp gösterdiği yere götürdüğümde arkama baktım. Bana “oraya bırakabilirsin evladım” dercesine ellerini salladı.

Yanına döndüğümde, beş adım ancak atmıştı. Belki altıncısı.

—Burada oturuyorsun, değil mi sen?

—Evet… bak sana çok yakınmışım.

—Yemek için belediyenin oraya gidiyorum. Oradan dönüyordum evladım.

—Ama yorulmuyor musun her gün? Çok uzak orası.

—Çeşme var ya...soluklanıyorum. Bazen orada, bazen burada. Sen de gel, tamam mı görürsen yanıma?

Bir an sonra “hadi ben yola devam edeyim” dercesine yürüme bastonunu kavradı.

Asılı poşetinden bir şeyler çıkarırken:

—Sana göre bir şeyim yok ama… evli misin, eşin var mı?

—Yok teyzeciğim…

—Olsun, bunu al. Babana olur belki, birine verirsin. Her gün buluyorum bunlardan ben.

(…)

Israrla elime tutuşturduğu pantolonla yokuş aşağı inerken arkama dönüp ona tekrar baktım.

Arabadakiler kornaya basıyordu.

On dakika çok uzundu onlar için.

Kadın ise, onuncu adımını atıyordu.