İp Üstünde
I.
Henüz acı yoktu,
ama rahat da yoktu.
Göğsümün içi dar; hava hâlâ oradaydı,
nefes alacak yer yoktu.
Kimse fark etmedi.
Sessizdi.
Bağırmıyor, acele etmiyordu.
Sadece içerideydi.
Saatlere ihtiyacı yoktu.
Bir şey olacak mı, olmuş muydu?
Her an, aynı ânın biraz daha ağır hâliydi.
Bekledikçe geçmiyor.
Bekledikçe yer kaplıyordu.
(Ne zamandır böyleyim?)
Takvimler çoktan susmuştu.
Bazen zaman ilerlemez; içeri doğru çöker.
Bekler.
Bir eşik gibi durur karşında.
Geçmekle kalmak arasındaki ince, kararsız bir çizgiye dönüşür.
(Bırakabilecek misin?)
Seni zorlamaz.
İtmez.
Sürüklemez.
(Burada kalabilecek misin?)
Ve insan bazen eşiği geçmez. Eşik, insanın içinden geçer.
Göğsümde bir daralma,
çenemde istemsiz bir kilit,
kulaklarımda uğultu.
Saatlerin nefesi tutuk…
Ne ileri gidiyorum,
ne geri.
Hâlâ burada.
Bir adı yok.
Bu yüzden
şimdilik
yerinde duruyor.
II.
Karanlık bir oda.
İçimde çırpınan su, dışarıda boğuk uğultular.
Bazen yukarıdan bir baskı hissediyorum; duvarın arkasında birileri beni tutmaya çalışıyor. Ama kapı açılmıyor.
Açılmamalıymış.
Henüz değil.
Arada duvarlardan gelen ince dokunuşlar...
Ritmini hiç aksatmayan bir davul gibi.
Birlikte geriye sayıyorum bu kasvetli bekleyişi.
Bir, iki, üç…
Nefesim hızlanıyor.
Gölgeler çoğalıyor.
Kayıp gitmek istiyorum.
Bir şeylere daha fazla tutunmamak...
Ama ne zaman denesem, sihirli bir el bana uzanıyor.
Kulaklarımda ise bir dua: “Lütfen düşme olur mu?”
Acı bir tat gezinip duruyor dudaklarımın kıyısında.
Kendime bir çıkış arıyorum.
“Bekle” diyor yine uzaklardan bir ses…
Kımıldayamıyorum.
Sessizlik ağırlaşıyor.
Damlalar daha seyrek düşüyor, fakat her biri buz kırığı gibi.
Titreme başlıyor.
Kalbim hâlâ atıyor.
Dört, beş, altı…
Su daha da bulanıklaşıyor.
“Bırakın beni...”
Suda yankılanıyor bir ses geri: “Sakın bırakma beni, sabırla bekliyorum seni.”
Yedi…
Sırt üstündeyim.
Sekiz, dokuz, on…
İp iyice geriliyor, sanki koptu kopacak.
Kopmuyor.
Boğulacak gibi olurken...
On bir…
Bir ışık beliriyor.
Su ısınıyor. Bir boşluk açılıyor önümde.
Kulağımda bir ses çınlıyor:
“Müjde! Tutundu!”
III.
Artık zaman nedir biliyorum.
Doğru ânı bekliyorum.
Işık büyüyor.
İki bacaklı bir köprüden geçmek üzere,
Yola koyuluyorum…
Artık ip üstünde değilim.
Doğmak üzere — bir yerde — ince bir çizgideyim.