Son Yemek
Nasıl da pervasızdım o karnabaharı keserken.
Bir bıçak darbesi, bir et parçası, kan gölü…
Hatırladığım son sahne.
Uzanıyorum sere serpe.
Görebildiğim tek şey bulutlar.
Beyaz. Aralarına sızmış yeşiller, kırmızılar.
Birilerini arasam...
Sonuç değişir miydi?
Yok...
Hem zaten kimi arayacaktım ki?
Haberlere çıkmalıyım ben...
Yazmalılar beni.
“Kimliği belirsiz bir adam, avuçlarının içinde bir yumru karnabaharla evinin mutfağında ölü bulundu. Olay hâlâ araştırılıyor. Öldü mü, cinayete mi kurban gitti?”
Bilseydim… farklı bir kıyafetle karşılardım ölümü. Yakın gözlüğüm bile gözümde değildi. Belki de o yüzden göremedim gelişini.
Hani birileri sağ ve sol omzumdan görüneceklerdi... Ölen her insana aynı melekler mi geliyor acaba, farklı melekler mi?
Sıradan bir akşamüzeri, insan bu denli kolay yere devrilmemeli...
Bedenim beyazlarla çevrili...
Bedenim mi?
...
İçinde ben olmadıktan sonra ben hâlâ ben miyim ki?
...
Bulutlar dağılıyor.
Akşam yemeğini kaçırdı birileri.
Neyse ki arkamdan üzülecek kimse yok. Arkada bıraktığım kimse de yok.
Belki tek bir sorun, benden geriye kalacak:
Cenazemi kim kaldıracak...
İyi ki mezar yerimi ayırtmışım.
Adresim belli.
Uğraştırmam kimseyi.
Ağırlığıma biraz söverler belki. O kadar da olsun.
Bir karnabahar kadar hafif olamadım kendimi bildim bileli.
Bulutlar uzaklaştı.
Ocakta tencere boş.
Altını kimse yakmadı.
İlk kez dibine tutmadı.